Sızıntı ve Kadınlar

Handan Koç
(Muhafazakarlığa Karşı Feminizm içinde)
Sızıntı dergisinin 30. yılında dergiyi gözden geçiren bir yazı yazmış (1) ve kadınlar açısından ayrıca ele almak gereken şeyler olduğunu söylemiştim. Bu bölümde Sızıntı dergisi ve dolayısıyla Fethullah Gülen’in kadınlara bakışını ele almaya çalışacağım. Önce yöntemsel bir meseleye değinmek istiyorum.
Fethullah Gülen’in toplumu analiz eden, toplumsal meselelere çözümler sunan bir yazar olarak nasıl ele alınacağı veya ne derecede ciddiye alınabileceği bence önemli bir sorudur. Fethullah Gülen bir yazar olmaktan ziyade bir vaiz. Burada bu nitelemeyi daha çok cami veya başka yerlerde insanlara bir imam olarak vaaz verdiği için değil, yazı, makale, kitap yazarken veya soruları cevaplarken de bir imam niteliğiyle hitabet yaptığını düşündüğüm ve gözlemlediğim için yapıyorum. Yaptığı konuşmalar dinlenecek veya arka arkaya birkaç kitabı okunacak olursa da Gülen’in kendine has, yarı anlaşılır bir dille konuşan, zaman içinde ve kendi içinde tutarlı olup olmadığına bakılmaksızın söylediklerine, yazdıklarına değer verilen bir vaiz-lider olduğu görülür. Gülen eskiden beri konuştuğu oranda yazmıştır da. Bu anlamda özellikle Sızıntı dergisinde yer almış, ona ait olduğu bilinen imzasız yazıları önemlidir. Bu yazılar internette popüler sitelerde sürekli dolaşımdadır. Öte yandan hâlâ manifestolar olarak tanımlanarak cemaat kadroları tarafından okunduğu bilinir.
Fethullah Gülen’e bir imam olmasının ve birçok insan tarafından kutsal addedilen bir dini kişilik olmanın ötesinde bir düşün insanı, bir şair, bir yazar, bir ideolojik önder niteliği hediye edenlerin onun temsil ettiği organizasyona bağlı olanlar kadar, açıkça böyle bir aidiyet içinde olmasalar da onu değerli bulanlar olduğu rahatlıkla söylenebilir. 1998’de yayımlanmış olan Fethullah Gülen Hocaefendi ile Ufuk Turu kitabı bu açıdan önemli bir örnektir. Kitabın arka kapağında yer alan yorumları ve imzaları aynen aktarıyorum.
«“Bu UFUK TURU bir analizden ibaret olmayıp bir Türkiye bestesidir. Türk-Osmanlı geleneği ve uzantısında bir beste.” Prof. Nur Vergin
“Makalelerin önemli katkıları arasında, Fethullah Gaülen’in çevre koşullarıyla iman arasındaki bağa ne kadar önem verdiğinin belirtilmesi, bence başta gelir. Tarih, topluluk ve şahıs gibi odak noktalarını seçkin bir görüşle, iman ve dinle ilişkilendirmenin, toplumbilimcilerimiz arasında bile nadiren gördüğümüz bir yaklaşım olduğunu hatırlarsak, bu birleştirici zekânın istisnai yeri daha da netleşiyor.” Prof. Şerif Mardin
“Kendisiyle yapılan UFUK TURU’nda ‘Kaldırın şu Osmanlı haritasını, ufkumu daraltıyor’ deyip, yerine dünya haritası astırması, Hoca’nın evrensel bir bakış ve evrensel değerler ortaya koyan, düşüncelerini tüm insanlığa aktarmayı planlayan geniş perspektifli bir insan olduğunu gösteriyor.” Çetin Altan
“Fethullah Gülen öğretisi Batı modernliğini İslami muhafazakârlıkta sınamakta, manalandırmakta, daha ötesi modernliği Batı’nın malı olmaktan çıkartmak istemektedir.”
Prof. Nilüfer Göle» (2)
Fethullah Gülen’in yazdıkları önemlidir. Peki, bu değer yazılanların edebi, sosyolojik, felsefi içerik veya biçimiyle ilgili kıymetinden mi kaynaklanmaktadır? Hayır diyebilirsiniz rahatlıkla. Ama dikkat edin, karşınıza dikilecek referanslar yukarıda saydığım isimler gibi önemli sosyal bilimciler olabilir.
Dolayısıyla üç saptama yapabiliriz bence: Birincisi, onun yazdıkları öncelikle başlangıçtan itibaren bu dinsel organizasyonun fikriyatına değer vermiş, benimsemiş cemaate maddi-manevi uyum sağlamış ve bu bağlanmayla mutlu olan kişilere yöneliktir. En nihayetinde bu fikirler onların beğenisiyle bir yer kazanmıştır. Bu açıdan 33 yıllık kesintisiz yayınıyla Sızıntı dergisi özel bir yere sahiptir. İkincisi, bu maddi-manevi güç birçok Türkiyeli siyasi-ekonomik yöneticinin ve medya-kanaat önderinin desteğini arkasına almıştır. Üçüncü bir nokta olarak da şu dikkate alınmalıdır: Bugün on yıldır iktidarda olan hükümeti de destekleyen büyük bir sivil-polis-finans gücünü temsil eden bir organizasyon olan cemaat artık gerçek izleyicileri kadar öyle olmak-görünmek çıkarına olanları da etrafına çekiyor olsa gerekir.
Yukarıda arka kapak yazılarını aktardığım kitap, gazeteci Eyüp Can’ın Fethullah Gülen’le yaptığı uzun bir röportajdan oluşmaktadır. Pek çok Gülen kitabı gibi soru ve cevaplardan oluşur. Eyüp Can’ın bu çalışmasına önsöz olarak yazdığı giriş-selamlama yazısını olduğu gibi aktarıyorum.
«Hitam-ı Misk:
‘Pazar konuşmaları bir ayna. Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sinde, Rumi ressamlara çizdirdiği bin bir güzellikteki resimleri Anadolulu ressamların, cilaladıkları gönül duvarlarından aksettirmesi misali, bir aksi sedanın peşinde. Toy ve delişmen. İddiası acziyetinden geliyor.
13 yaşının, sıcak bir ağustosunda, hıçkırıklarla boğulan, mustarip bir vicdanın, ıslak bakışlarıyla serinleyen ve 23 yaşının yine bir ağustos ayında, bu serin soluğun ruha üflediği neşa ile yoluna koyulan bu delişmen mikro âlemle, makro âlemin kesişme noktasında hülyalı bir rüyaya daldı… Hâlâ da uyanabilmiş değil.
Eline aldığı aynayı, Eflatun’un iradına uygun olarak, her hafta etrafına tutmaya çalışan bu delişmen, ruhuna üflenen neşa’nın ağır sorumluluğuyla yürümeye çabaladı. Ve 51 haftalık bu yürüyüşü yine ağustos ayının sıcak bir gününde hitama erdirmek istedi. Bu hitamı, kendi özgül dünyasında fırtınalara sebep olan, ruh üstadının nefesleriyle soluklandırmayı murad etti… Sizi ilk dinlediğim an hâlâ gözlerimin önünde. Dilinizin gönlünüzün ve gözyaşlarınızın ortaklaşa dokuduğu bir efendiden bahsediyordunuz. Kâinatın efendisinden. Hitam-ı Misk’ten…’
Bu satırlar bir sonraki pazara kadar devam edecek olan, dört fasıldan müteşekkil 7 saatlik konuşmanın gerçekleşmesine vesile oldu. Ve ben de bir yıldır âdet olduğu üzere yaptığım gibi, yine bir takdim yazmak yerine, ‘HOCAM’A’ diye başlayan, şahsa özel bu mektubun bir kısmını izinsiz ifşa etmiş oldum. Zapta geçirilsin. Suçumu itiraf ediyorum… Ve 52 haftalık bir serüveni hitama erdiriyorum. Fethullah Gülen Hocaefendi ile UFUK TURU’nun ‘Hitam-ı Misk’ olmasını diliyorum.
Baki selamlar…»
Bu metinde görülebileceği gibi bu kitabı hazırlarken Eyüp Can, F. Gülen’e zaten çok büyük bir hayranlıkla bağlıdır. Bu bağ sadakat ve metafizik anlamlarla örülmüş bir bağdır. O halde bu çalışmada Eyüp Can herhangi bir gazeteci olarak görülebilir mi? Eğer ifadeyi yanlış anlamadıysam Can’ın 13 yaşının hıçkırıklarıyla örülmüş mutlak bir beğeni içeren böyle bir bağlanışla eleştirel veya tarafsız sorular ve analizler oluşturulabilir mi? Peki, alınan cevaplar sade bir akılla yorumlanabilir mi? Elbette hayır! Peki, bu ruhsal bağlanışın tanımı nedir? Bu bağın ölçüsü, girişi ve çıkışı nerededir, kimlere ifade edilmektedir? Bunları bilemiyoruz.
Dolayısıyla Gülen’in anlatım ve yazılarını değerli kılan faktörlerden birinin bu yazıları kendilerine özgü sebeplerle değerli bulan güçlü topluluklar, kişiler olduğu her zaman hesaba katılmalıdır. Bu cemaat ve etrafındaki silsile içindeki insanların Gülen yazılarını salt yazılar olarak görmeleri, özgür aklı içeren bir beğeni süzgecinden geçirmeleri imkânsız olsa gerektir. Sızıntı dergisi 1979’dan beri basılıyor ve bol bol dağıtılıyor. Bu, uzun bir süre. Eminim, bu derginin, topluluğa dahil olmayan sade okuyucuları olmuştur. Muhakkak bir kısmı bu dergiyi beğenerek yayıncı ekibe yönelik sevgilerini geliştirmişler, bu cemaatin fertleri haline gelmişlerdir. Bu kişilerin kâinatın gizini anlamaya ve kendi ahlaki varoluşlarını inşa etmeye çalışan sade insanlar olduğunu varsaymalıyız. Bu izleyici ve okuyucuların 1980’li yıllarda süreklilik gösteren içten beğeni ve sevgisi bütün analizlerin ihmal edilmez bir parçası olmalıdır. Bugün Gülen cemaati Türkiye’de tuttuğu alan ve pozisyonla ilgili olarak, bir güç olarak ilgi çekiyor. Ama bu güç sadece teknik bir güç değil, aynı zamanda bir fikriyata da sahip. Dolayısıyla Fethullah Gülen yazdıklarıyla ele alınmalı, açıklıkla değerlendirilip eleştirilebilmeli, önemsenmeli veya küçümsenmelidir diye düşünüyorum.
SIZINTI DERGİSİNDE KADIN
Sızıntı dergisinde kadınlar başlığı altında yazılan çok az şey vardır. Bu dergi Said Nursi risalelerini seven, benimsemiş insanların bir üretimidir. Dolayısıyla dergi başlangıçta kadınlar konusunda Nur fikriyatının içinde bir pozisyonda çıkmıştır. Ama Sızıntı dergisi devrinin Nurcu veya diğer ekollere sahip İslamcı dergilerine biçim ve üslup olarak benzemez. Yani özünde savunulan görüşler bellidir, İslamcı öğreti, dolayısıyla vahyin bilgiye üstünlüğü ve Kuran’ın ve ama Sünni fıkhının belli yorumlarının yol göstericiliği esastır. Ama her konu Sızıntı ruhu ve üslubu diye tanımlayabileceğimiz bir şekilde ele alınır. Dergi çok farklı bir sentetik estetiğe sahiptir. Zaten logosu gotik karakterdedir. Kapakları Türkçü-İslamcı grafikerlerin o güne kadar kullanmış olduğu örnekleri pek hatırlatmaz ve bu çizimlerde dünya hep uzayda bir gezegendir. Derginin kapaklarında modern insanların, gelişmiş modern dünyanın cenderelerinden kaçma kurtulma temasına göndermeler vardır. Bu kaçış üniversal metafizik yolculuklar vaat eder. Her şey güncellikten kopuk, sanki zamansız bir evrenle bağlantılı gibidir. Dergide İslamist politikanın güncel ve temel meseleleri olan anti-Siyonizm, anti-Amerikan emperyalizmi, İran Devrimi, ümmet-millet, kıyamet, ahiret gibi başlıklar kelime olarak bile geçmez. Gerçeküstü bir kurmaca etki gözeten bu kapaklar içerikteki psikoloji, vücut, aile ve din felsefesi yazılarıyla uyumludur.
Derginin ikinci sayısında Mesih Saraçoğlu imzasıyla yayımlanan yazı, “Öyle bir yörüngeye girdi ki, on üç asır önce de dönmüştü bu çizgide. Şeref kazanmıştı şerefi ve şereflilerden. Güzelleşmişti güzelden ve güzelliklerinden. ‘Bittik! Yandık!’ diyecektik, yeniden doğduk. Dipdiri ve tertemiz olarak. Dünya yeniden günahsız bir doğum yaptı. Yeni bir nesil geldi dünyaya. Bembeyaz bir perde, yemyeşil bir zemin ve masmavi sema. Güneş gülümsemekte, yıldızlar tebessüm etmekte. Bu nesil varlıkları huzura, insanlığı sürura kavuşturacak,” der. Bu yazı bugün etkisi devam eden Gülen diline özgü bir gelecek temasına sahiptir. Vaat edilen bir zaman ve metafizik bir gelecek vardır. Öte yandan bilinir ki, bu, laik cumhuriyetin zulmettiği İslamcıların acılarının geçeceği mutlu bir gerçek-gelecektir. Yazarın adının Mesih olması ise şaka gibidir. (3)
Bu dil Milli Görüş çizgisinin yayınlarının dilinden, Said Nursi risalelerinin dilinden farklı bir dildir. Aslında bugünden bakılınca ABD’de felsefi idealizmin yükselişi ile Sızıntı fikriyatının oluşumu arasındaki paralellik ve eşzamanlılık ilginçtir. ABD’de 1979 yılında tarikat meselesi (cult question (4) ) yeni bir toplumsal görüngü olarak ele alınmaktadır. Bu tip yeni tarikatlar psikolojinin kavramlarını kullanır ve modern çağın insanını yaşayan ve ama ilahi nitelikleri olduğu varsayılan bir lidere bağlanmaya çağırır. Bu ilahi-mutlak lidere bağlı hiyerarşik ve kurallı bir hayat sürülür. Vaat edilen mutlu, güvenli ve anlamlı bir hayattır. Bu hem dünya hem de ölüm sonrası için geçerli bir vaattir. Bu örgütler kadınlardan da erkeklerden de öncelikle ruhsal uyum ve çalışkanlık bekler. Öte yandan Sızıntı dergisi Türkiye’de 1970’lerin çok satan ve okunan dergisi Bilim Teknik’le aynı boyuttadır ve büyük biçimsel benzerlik taşır.
Şöyle diyebiliriz, bence Sızıntı devrin akılcı dünyasına öykünen bir yeni metafizik etrafında insanları örgütlemeye girişmiş bir yayın olarak tam tanımadığımız bir ekibin eseridir ve dilini kendine özgü bir imam olan Fethullah Gülen’le bulmuştur.
Sızıntı dergisinde 1980’lerin popüler İslamist yayınlarının aksine kadınlar veya kadın-erkek ilişkisi çok az ele alınır. Türkiye’de başörtüsü mücadelesiyle en yüksek etki gücüne ulaşan İslamcı kadın hareketinin öncüleri arasında da Fethullah Gülen cemaatinden kadın görmek benim fikrimce zordur. Gülen hareketi bu açıdan da özellikle Nakşibendi tarikatının ve Esad Coşan’ın kadınlar üzerine yoğunlaşan açıksözlü İslamcı çalışmalarının verimini uygun bulduğu konjonktürlerde derlemiştir denilebilir. Fethullahçılar da diğer pek çok grup gibi “tesettür” konusunu araçsallaştırmıştır. Kadınların başörtüsü mücadelesi içinde kendilerini öne atmaları tarikat yapıları veya Refah-AKP gibi siyasal partilerde kadınların yönetici mevkilere ulaşmalarına yol açmamıştır. Türkiye’de örtünme konusunda öncü bir kadın olan Şule Yüksel Şenler günümüzde tesettürün içinin boşaltılmış olduğunu söylüyor. Bu, örtünmenin bir politik sembol olarak önemli olduğunu doğrulayan bir tespit. Fethullahçılar başörtüsünün sembolik gücünü sonuna kadar kullanmış, kadınların tesettürle yaşamasını koşulsuz savunmuş ama 28 Şubat sonrasında üniversitelere daha çok perukla girilme taraftarı olmuştur. Gülen başlangıçta başörtüsü kaçınılmazdır diyen dilini, örtü bir “fürüattır” diye yenilemiş, bu da İslamistler arası pek çok tartışmaya yol açmıştır. Ama Sızıntı dergisi yayın hayatı boyunca tesettür konusuna değinmemiştir.
Sızıntı dergisinde kadının adı ahlak, annelik ve sağlık bağlamında geçer. Dergi âdeti olduğu üzere bu konularda da adeta zamansız ve sosyal koşulları yok sayan öğütler veren yazılar içerir. Son sayılarından birinde rastladığım aşağıdaki ifadeler ilginçtir. Çünkü derginin çizgisinin dışına çıkılmış ve hiçbir alt dil kullanılmayan açık ifadelere gidilmiştir. Bu yazı bence dergi ekibinin 33 yıldır kadınlar için neler sızdırdığının basit bir tercümesini içeriyor. Öte yandan Sızıntı ekibinin feminizme biçtiği rolü de bir açıdan ortaya koyar mahiyette. Aynen aktarıyorum:
«Boşanmada feminizm faktörü
Her hukuk sisteminde, kadın ve erkeğin belirlenmiş hak ve sorumlulukları vardır… Yaratılışlarındaki farklılık sebebiyle kadın ve erkeğin aile hayatındaki hak ve sorumlulukları da farklıdır. Kadının ve erkeğin yapması ve yapmaması gerekenler, eşlerin çocukları ve birbirleri üzerindeki hak ve sorumlulukları gibi konular çok net bir şekilde belirlenmiştir. Kuran-ı Kerim’e göre (Nisa Suresi), erkek, evin idarecisi, bakıcısı ve hâkimidir. Ev içinde ve dışındaki ağır yükümlülükleri belirlenmiştir. Ayrıca evin idarecisi olarak görev yapan erkek, hanımına karşı iyi davranmak ve onun haklarını korumak zorundadır. Kadın ve erkek her zaman için iffet ve namusunu koruma noktasında birbirine ve Allah’a karşı sorumludur. Hak ve sorumluluk anlayışının iyi niyetle ortaya konduğu sevgi ve saygı içinde şekillenen aile ortamında kimse kimseden rahatsız olmayacaktır. Kadının gereksiz ve aşırı bir şekilde ön plana çıkarılması, ekonomik özgürlük kazanarak bunu eşine karşı koz olarak kullanması, ‘Param var, sana muhtaç değilim, istediğimi yaparım’ düşüncesinin oluşturulması, ‘eşitlik’ adı altında eşler arasında saygısızlığın ve sorumsuzluğun artması, aile yapısının temellerine dinamit koymuştur. Feminist bakış açısı, kadını yüceltmek isterken erkekle rekabete sokmuş ve aile huzurunu bozmuştur. Kadın erkek arasında rol karmaşası başlamış, ekonomik kaygıların ön plana geçtiği aile düzeni oluşmuş, kadının çalışması teşvik edilmiş, buna bağlı olarak küçük problemlerde bile, birbiriyle yollarını ayırmaya maddi ve manevi olarak hazır bekleyen aile üyeleri ortaya çıkmıştır. Eş olarak saygı duyulan konumdan daha aşağı mertebelere düşme söz konusu olmuştur. Bu açıdan ‘feminizm’ rüzgârının birçok aile ağacının devrilmesine sebep olduğu göz ardı edilmemelidir.» (5)
FEMİNİZMİN TEKLİFLERİ
Gülen’in sadece kadınlara yönelik pek az yazısı vardır. Feminizmle ilgili fikir beyan ettiği bir yazısı çok eskidir ve çok okunanları arasındadır. Bu yazıda Gülen, “Bugüne kadar feministlerin kadın adına ileri sürdükleri her teklif, onu hoyratlaştırıcı, küçük düşürücü ve tabiat deformasyonuna uğratıcı olmuştur. Oysaki kadın, varlık zincirinde çok önemli bir halkadır ve onun en ehemmiyetli yanı da, kendi fıtrat ve tabiatının sınırlarına saygılı kalmasındadır,” (6) demektedir. Bu ifadenin öncesinde veya sonrasında veya F. Gülen’in bilinen herhangi bir kitabında feminizmin tekliflerinin neler olduğuna yönelik bir anlatım bulamayız.
Hangi feminist teklif kadınları hoyratlaştırmıştır?
Hangi feminist teklif kadınları küçük düşürmüştür?
Hangi feminist teklif kadınları tabiat deformasyonuna uğratıcı olmuştur?
Gülenist yayınlarda bu sorulara cevaplar bulamayız. Zaten Gülen tartışmak için bir şey söyleyecek bir insan değildir… O soruların muhatabı olarak yazı yazan bir kişi değildir. O beyanda bulunur. Onun kendi fikrinde devamlılığı keyfidir. Kendi misyonunun devamlılığı ise esastır. Fırsatımız olmaz ya, olur a tartışmak için karşısına geçsek, etrafta tarafsız izleyiciler olsa, biz feministlere karşı kibar ve dolambaçlı konuşmalar yapacağını tahmin edebiliriz. Hatta ola ki olumlu yanları varsa feminizmin, onları da kendilerinin temsil ettiğini bile iddia edebilir. Açık olan bir diğer şey, Gülen’in kadınlarla ilgili yaklaşımının hiç orijinal olmayıp yüz yıllık klasik Türkiyeli-İslamist-sağcı-muhafazakâr bir anti-feminist kalıbın tekrarı olduğudur. Bu kalıp her zaman Türkiye patriyarkasına ve muhafazakârlığına hitap eder.
Bu çok kabul gören klişede iki taraf savaş halindedir. Bir yanda kutsal kadın fıtratını savunanlar bir yanda da bunu yozlaştırmak isteyenler yer alır. Bir taraf iffeti, letafeti, nezaketi kadınlara layık görürken diğer taraf kadını sokağa atma, ahlaken düşürme, kirletme peşindedir. Kadını ahlaken düşüren taraf Hristiyanlar, Batılılar, cumhuriyetçiler, laikler, kadın hürriyeti savunucuları, eşitlikçiler, feministler olabilir. Kadını ahlaken yüksekte tutanlarsa gönül insanları, hizmet erleri, mutaassıplar, mütedeyyinler, muhafazakârlar ve benzerleridir.
Fethullah Gülen Sızıntı dilinde de kutsallık addedilen birisidir. Herkesten yüksek bir yerde durur. Başyazılar, isimsiz yazılar yazar. Konulara başka, herkesinkinden farklı, biraz özel bir zaviyeden bakan biri olarak sunulur. Ayrıca Gülen sevgilisi, eşi ve çocukları olmayan, olmamış bir erkektir. Zaten kadın da ulvi bir yaratıktır ve meleklerle konuşma gibi “göksel” vaazlara uygundur. Oysa Gülen’in yere indiği ve son derece realist bir politik stratejist gibi konuştuğu zamanlar çoktur. Bu anlarda o büyük Türkiye’nin büyük bir güç olmasını arzu eden, büyük bir nesli bu uğurda organize eden, bir vaiz-lider olarak konuşmaktadır.
Yine Ufuk Turu kitabına dönecek olursak: Mesela Eyüp Can’ın Rusya’daki gelişmelerle ilgili sorusuna verdiği cevapta F. Gülen şöyle ifadeler kullanır:
«Arkadaşlarımız çözülme ciddiyet çizgisine gelmeden oraya gidip geliyordu. Tam vaktinde gittiler. (…) Bırakalım Avrupa Amerika endişe etsin, biz artık bazı şeyleri duygu düşünce ve anlayışta ihraç etme durumuna ve mülahazasına sahibiz. (…) Öyle ise Türk toplumu İslamiyet’i evrensel manada çok iyi yorumlamış ve çok iyi temsil etmiş. Bu işin şakası yok ve dünyanın böyle bir yorum ve temsile ihtiyacı var bugün. (…) Kimsenin toprağında, ülkesinde, hâkimiyetinde gözümüz yok fakat Allah’ın bize ihsan ettiği şeyleri her yere götürme, herkesin ruhuna üfleme, ruhumuzun ilhamlarını başkalarının sinelerine boşaltma manasında dünyanın her yerinde gözümüz kalbimiz var.» (7)
Türk toplumu komşularımızın, hatta dünyanın ruhuna bir şeyler üflemesi gereken bir noktaya gelmiştir Gülen’e göre. Bir kadın merak edebilir. Dünya nüfusunun yarısı olan kadınların ruhuna üflenecek olanlar nedir acaba diye. Arayıp tarayıp bulacağı, hayatta kendilerine yeni yerler aramasının fuzuli olduğu beyanı, hak peşinde koşmanın ahlaken tehlikeli olduğu tembihi olacaktır. Aşağıya F. Gülen’in kadınlarla ilgili meşhur yazısının tamamını “Umut Huzmeleri” isimli internet sitesinden aynen aktarıyorum. Bu yazı 1988 yılında Sızıntı dergisinde yayımlanmıştır. Günümüzde internet ortamında yaygın paylaşıma sahiptir.
«Kadını Meleklerden Daha Ulvi Yapan
Çocukların talim ve terbiyesi, hanenin nizam, huzur ve ahengi adına insanlık mektebinin ilk hocası kadındır. Kadına yeni yeni yerler arandığı günümüzde bir kere daha, kudret elinin ona bahşettiği bu müstesna mevkiin hatırlanması, bir kısım fuzuli arayışları önleyeceği kanaatindeyiz.
Namuslu, terbiyeli ve yuvasına bağlı bir kadının bulunduğu ev, Cennet köşelerinden bir köşedir ve orada duyulan seslerin, solukların huri, gılman nağmesinden ve Kevser çağıltısından farkı yoktur.
İnsan bazen, suni ziynetinin altında ezilmiş herhangi bir kadını görünce, kendi kendine, ‘Acaba, kadının iç ziyneti sayılan namus, iffet, fazilete de bu kadar değer veriyor mu?’ diye düşünüyor.
Kadını, meleklerden daha ulvi yapan ve onu eşsiz bir elmas haline getiren, onun iç derinliği, iffet ve vakarıdır. İffeti hakkında söz söylenen kadın kalp bir para, vakarsız ise alay mevzuu bir kukladır ki, böylelerinin öldürücü atmosferlerinde ne sağlıklı yuvadan, ne de sıhhatli nesillerden bahsetmeye imkân yoktur.
İç âlemiyle fazilete uyanmış bir kadın, bulunduğu hanede kristal bir avizeye benzer. Onun her kıpırdanışında evin dört bir köşesinde ışıklar oynamaya başlar. Kendi ruh dünyasında karanlık düşüncelere teslim olmuş kadın kıyafetindeki talihsize gelince, o, öyle bir sis ve duman kaynağıdır ki, uğradığı her yeri kirletir geçer.
Kadının, elinden düşürmeden daima okuyacağı tek kitap, içtimai terbiye kitabıdır ki, henüz en mükemmeliyle yazıldığı söylenemez.
Kendini nefsani hevesata salmış kadınları gördükçe, ‘Kadının aklı kısadır’ diyenleri çok müsamahalı görüyorum. Zannediyorum, böyle diyenler, günümüzde kadının reklam mevzuu haline getirildiğini görselerdi, diyecek şey bulamayacaklardı.
Eskiler, ‘Kadının elinde iğne, mücahidin elinde mızrak gibidir’ derlerdi. Doğrusu ben, bu sözde hiç de mübalağa görmüyorum.
Kadının başkaları için zevk metaı, eğlence mevzuu ve reklam malzemesi olduğu devirler hiç de azımsanmayacak kadar çoktur. Bereket versin ki, bütün bu talihsiz dönemler, şimdiye kadar hep onun dirilip kendini yenilemesi ve özünü bulmasının başlangıcı olmuştur.
Oğlana ‘mahdum’, kız çocuğuna da ‘kerime’ derlerdi ki, gözbebeğiyle aynı manaya gelen bu kelime, çok kıymetli, kıymetli olduğu kadar lüzumlu, lüzumlu olduğu kadar da en nazik bir uzvu bütün önemiyle ifade etmektedir.
‘Eteğini tozdan topraktan sakın’ deriz. Gözbebeği olan kadının ne kadar korunup kollanması lazım geldiğini, bilmem ki takdir edebiliyor muyuz?
Faziletli kadının süsü, ziyneti namus ve iffeti olduğu gibi, en şayan-ı takdir ve hayranlıkla karşılanacak yanı da, içtimai terbiyesi ve eşine karşı sadakatidir.
İyi kadın, ağzında hikmet, ruhunda incelik ve letafet, davranışlarında herkese saygı ve hürmet telkin eden kadındır ki, aşina nazarlar onun bu mukaddes yanını sezerek, beşeri kaynaklı iç bulantılarını ibret ve tefekküre çevirirler.
Bedeni hayatıyla gelişirken, kalp ve ruh tomurcuklarını inkişaf ettirememiş bir kadın, belli bir süre başlarda gezen çiçeklere benzese de, arkadan hemen solup gitmesi, yaprak yaprak dökülüp ayaklar altında çiğnenmesi kaçınılmazdır. Ebedileşme yolunu bulamayanlar için ne hazin akıbet!…
Kadın, iğfal edilip çirkeflere düşürülmeyecek kadar mualla bir cevherdir. Geleceğin ilme, irfana, hakikate uyanmış talihli nesillerinin, onu gözbebekleri gibi aziz tutacakları ümidimizi henüz yitirmedik…
Bizim kadınımız, milli şeref ve necabetimizin de en sağlam temel taşıdır. Upuzun ve şanlı geçmişimizin inşasında onun hissesi, hiç de düşmanla yaka paça olan mücahitlerin hissesinden geri değildir.
Kadınlık âlemi için hak ve hürriyet havariliği yapanların çoğu, onu cismani zevkleriyle coşturup, ruhunu hançerlemekten başka bir şey yapmamaktadırlar.
Ruhunda olgunluğa ermiş bir kadının, yetiştirip arkada bıraktığı hayırlı halefleri sayesinde, yuvası devamlı bir buhurdanlık gibi tüter ve içlere inşirah veren rayihalar salar. İşte bu rayihaların esip durduğu uhrevi mekân, her türlü tarif ve tavsifin üstünde tam bir Cennet bahçesidir.
Kalbini iman nurları, kafasını da ilim ve içtimai terbiyeyle aydınlatmış bir kadın, evini yeniden her gün inşa ediyor gibi, ona yeni yeni güzellik buutları ekler. Sefih ve kendini bilmezlere gelince, mevcut yuvaları bile yıkıp harabeye, kasvetleştirip mezara çevirirler.
Kadın, bulaşık bir kap, değersiz bir maden parçası olmadığı gibi, yeri de bulaşık kaplarının, maden parçalarının bulunduğu yer değildir. O, eşsiz bir pırlantadır ve mutlaka sedef kakmalı pırlanta kutularında korunmalıdır.
Kadın, incelik, letafet ve hassasiyette müstesna bir yere sahiptir. O, bu hususiyetleriyle ancak kendi tabiat ve fıtratının çerçevesinde kaldığı sürece yuvasına, dolayısıyla da kendi toplumuna yararlı olabilir.
Bugüne kadar feministlerin kadın adına ileri sürdükleri her teklif, onu hoyratlaştırıcı, küçük düşürücü ve tabiat deformasyonuna uğratıcı olmuştur. Oysaki kadın, varlık zincirinde çok önemli bir halkadır ve onun en ehemmiyetli yanı da, kendi fıtrat ve tabiatının sınırlarına saygılı kalmasındadır.» (8)
NE DÜŞÜNMELİ?
Bu yazı hakkında Nur Vergin, Şerif Mardin, Nilüfer Göle, Çetin Altan, Eyüp Can vb. neler düşünüp neler söylerler merak ediyorum. Ama ben Türkiyeli bir feminist olarak Gülen fikriyatına övgü yapmış herkesin kadın cinsinin yüz yıllık eşitlik ve özgürlük mücadelesine karşı ayıp ettiğini düşünüyorum. Elbette bu sınırlı bir değerlendirme, konunun pek çok yönü var ama şunu görmek lazım. Türkiye’de birçok TürkKürt aydını için dönem dönem özellikleri değişen çıkarlara dayalı kümelenmeler, ideolojik aidiyetler, politik bağlanmalar söz konusu. Bu aidiyetleri önemsemek, kadınların tarihsel ve günlük dertlerinin kaynağına inen feminist düşüncenin esasını önemsemekten daha caziptir. Feminist argümanlar tabiri caizse “düşünce piyasasında” önem kazandıkça egemen fikir yapılarına iliştirilen bir şeydir. Fethullah Gülen’in dilden dile dolanan bu ifadelerini veya benzeri başka ifadeleri bu ideolojik kampların önde gelenleri önemsemezler. Tıpkı kadınların yaşamsal bazı itirazlarını önemsemedikleri gibi.
Fethullah Gülen düşüncesinin ilk kendini ifade ettiği andan beri kadınların özgürlükçü mücadelesine karşı olan içeriği açıktır. Gülen’in bu yazısı da yeni kuşak feministlerin sevdiği bir mizah kalıbını kullanacak olursak “kadınlar çiçektir, melektir” tarzındaki erkek egemen ikiyüzlü dilin bolca süslü gerici bir versiyonundan başka bir şey değildir. Ama bazı kritik ifadeler akılda tutulmalıdır. Derin Fethullahçılık kadının “nefsani hevese kapılmasını” adeta iğrenilecek bir şey olarak görmektedir. Eşitlikçiler, yani “kadınlık âlemi için hak ve hürriyet havariliği yapanlar” ise yine kadınları ruhsallıktan çıkarıp bedenselliğe yönelttikleri için aşağılanırlar. Hak ve özgürlük arayışındakiler kadınları “cismani zevkleriyle coşturup, ruhunu hançerlemekten başka bir şey yapmamaktadırlar.” Ayrıca kadınlar milli şeref ve necipliğimizin sembolü, gelen şerefli nesillerin teminatıdır. Tabii fıtrat zincirleriyle oynamaya kalkmamaları şartıyla.
SAİD NURSİ, GÜLEN VE KADIN FITRATI Kadınlarla ilgili bu Fethullah Gülen yazısında da İslamizmin kullanmayı sevdiği bir kavram karşımıza çıkar: Fıtrat. Yani doğal yaradılıştan gelen varlığımızın sınırları. Peki, nedir bunlar? Bu konuda üst vaiz olan Said Nursi daha tanımlayıcı bir kişi olarak görülebilir. O malum, kadınlar olarak fıtratımızın bizi daha zayıf ve korunmaya muhtaç yaptığını zaten yazmıştır.
Otuz yıllık geçmişi olan Fethullahçı cemaatin kadınlarının en çok okuduğu kaynak hâlihazırda da Nur Risaleleri’dir. Gülen hareketini araştıran sosyolog Berna Turam 1997-2006 yılları arasında devam eden saha çalışması içinde cemaati içeriden inceleyen bir çalışma yapmış. (9) Kamuya açık yerlerde hizmet veren cemaat üyelerinin hal, tavır ve yaşayışları ile iç alanlarda ve evlerdekinde büyük fark olduğunu gözlemlemiş. Kocaları cemaatte önemli pozisyonlarda olan kadınların çoğunun mutaassıp ev kadını hayatı sürdürdüğünü ve bu kadınların kızları, gelinleri ve arkadaşlarıyla birlikte düzenli aralıklarla bir araya gelerek başta risaleler olmak üzeri dini metinleri okuyup tartışmalarının en önemli faaliyetleri olduğunu gözlemlemiş. Zaten Turam, Fethullahçıların iki bölüme ayrıldığını gözlemlemiş. Cemaat topluma hitap eden, dışadönük bir yüze sahip. Turam buna vitrin diyor. Bu alanda cemaatin vitrindeki insanları var. Bir de daha az görünür bir merkez kesim var ki Turam onlardan hareketin “içerideki” insanları diye bahsediyor. Vitrindeki insanlar toplumsal sahadaki tüm etkinliklere serbestçe katılımda bulunuyor. Yoğun risale okumaları ise kadın takipçilerin evlerinde gerçekleşiyor ve doğal olarak yalnızca içeriden kimseler ve tanıdıklarla sınırlı kalıyor. Türkiye çapında pek çok mahallenin yanı sıra dünyanın çeşitli şehirlerinde de kadınlar her hafta gruplar halinde toplanıyorlar.
ERZURUM-AMERİKA HATTI Amerika Birleşik Devletleri akademik dünyası bugün Gülen cemaatinin de pek çok ikinci kuşak üyesinin eğitim alanı. Ayrıca Fethullahçı hareket kendi tanıtımı için pek çok uluslararası konferans organize ediyor. Vatan gazetesinden Aydın Ayaydın, Chicago Üniversitesi’nde yapılan “Gülen Movement” konferansında “Political Science” dalında yaptığı doktora çalışmasının sonuna gelen Süveyda Karakaya’nın sunduğu “İslam, Modernizm ve Kadın” isimli tebliğde “Hizmet Hareketi”nde yer alan kadınları cemaatin nasıl tanıttığı hakkında bizi fikir sahibi etmiş. (10) Karakaya, genel olarak kadınları modern ve İslamist olarak ikiye ayırırken “Hizmet Hareketi”nde yer alan kadınları, bunların dışında üçüncü bir kesim olarak değerlendirmiş. Geleneksel kadınları evde çocuk bakan, modern kadınları da çalışıp kariyer yapan kadınlar olarak tanımlarken “Hizmet Hareketi”ndeki kadınları ise şu şekilde tanımlamış:
«Değişik sosyoekonomik geçmişten gelen Hizmet Hareketi’ndeki kadınlar ne geleneksel ne de modern kadınlardır. Bu kadınlar, İslami prensipleri ve değerleri koruyarak kadınların sosyal, politik ve ekonomik haklarını korumaya çalışan avukatlardır. Hizmet Hareketi’nde yer alan kadınlar eğitim ve iş fırsatlarında cinsiyet eşitliğine inanırken kadının erkeklerle tam eşit olamamasını reddeder.»
Karakaya, “Hizmet Hareketi”nde yer alan kadınların herhangi bir konsensüsü olmadığını, isteyenin geleneksel kadınlar gibi evinde çocuğuna baktığını, isteyenin modern kadınlar gibi çalışıp kariyer yaptığını dile getiriyor. Süveyda Karakaya tebliğinde, Fethullah Gülen’in İslam’ın reforme edilmesine gerek olmadığı, aslında İslam’ın zaten moderate olduğu, ayrıca gerçek İslam’ın kadınlara pek çok haklar verdiği, ancak bu hakların kısıtlanmasının geleneklerden ve yanlış yorumlardan doğan bir sıkıntı olduğu yolundaki görüşlerine dikkat çekiyor. Karakaya, Fethullah Gülen’den “Hocaefendi” olarak bahseden tesettürlü genç bir kadın. Ayaydın’ın bu hizmet kadınıyla yaptığı röportaj genel seçimler öncesine denk düşen o günlerde, “Gülen başörtüsü serbestliği konusunda mesaj mı veriyor?” diye ele alınmıştı. Çünkü Karakaya, Ayaydın’ın “Meclis’e girmeniz için gerekirse türbanınızı çıkarır mıydınız?” sorusuna,“evet” diye cevap vermişti. Süveyda Karakaya’nın yaptığı sunum kadın özgürlüğü hareketinin erkek egemenliğine karşı mücadele içinde oluşturduğu kavramların bir tür akademik dil içinde nasıl tersyüz edilerek kullanılabileceğine güzel bir örnek oluşturuyor. (11)
Berna Turam aynı çalışmasında şunları yazmış:
«Hareketin merkezinde ulusal sınırların dahili ve haricinde kayıtsız şartsız cemaatin hizmetinde olan fedakâr takipçiler yer alır. Takipçiler Allah adına, ayrıca da cemaat liderine duydukları sevgi ve bağlılıktan ‘kamu yararına’ gönüllü olarak hizmet ederler. ABD’de Harvard gibi prestijli üniversitelere devam eden, bir yandan da zamanlarının azımsanmayacak bir bölümünü Hizmet’e ayıran yüksek lisans öğrencileriyle tanıştım. Bu noktada Merkez’e katılmaya karar verildi mi yaşam biçimi ve ahlaka ilişkin temel ilkelerin pazarlığını yapmak pek mümkün değildir.” Hizmet mefhumunun taşıdığı güç ve tesirin önemini vurgulayan Turam hareketin merkezinde yer alanların gündelik hayatlarında cemiyet düzen ve disiplinin hüküm sürdüğünü, merkeze katıldıktan sonra yaşam biçimi ve ahlaka ilişkin pazarlık yapılamadığını belirtiyor: “Özel sahalardaki tek biçimli, kurallarla belirlenmiş dindarlık, kamusal sahalardaki müsamahakâr söylemlerle muğlak bir tezat oluşturmaktadır. Dindar özel alanlar bireysel özgürlüklere katı kısıtlamalar getirir. Bağlama göre denetime evlilik, arkadaşlık, temizlik gibi meseleler bile dahil olmaktadır. Cemaat ayrıca geleneksel cinsiyet rollerini ve açıkça cinsiyete dayalı mekân ayrımını da dayatmaktadır. Mesela vitrinli sahalarda birden fazla kadınla evlenmek görülmüş duyulmuş şey değildir ama Cemaat içinde sayıca az da olsa çokeşlilik örneklerine rastlanır. Vitrinlik sahalarda yüceltilen bireysel özgürlüğe hoşgörülü yaklaşmak gibi liberal değerlerin yerini hareketin merkezinde kuralcı ahlaki yaşantı alır.» (12)
Sızıntı dergisinden bugüne Gülen cemaatinin bir fikir ve inanç tutarlılığı peşinde olmadığını söyledik. Ama güçlenme hedefine bağlılık bu grubun esas hüviyetini oluşturuyor, yine Berna Turam’ın araştırması cemaatin vitrininde olan kadınlarla içeride esas gövdeyi oluşturan kadınlar arasındaki büyük farklara dikkati çekiyor. Karakaya gibi vitrin için yetiştirilen kadınlar hizmetin içeriği konusunda açıklama yapmazken bünyeyi oluşturan Türkiyeli alelade cemaat kadınları için Hizmet, İslami bir hayat sürmek ve katı kuralları olan bir topluluk içinde yaşamak şeklinde ortaya çıkmakta. Bu anlayış içinde mecbur olunmadıkça kadınların tesettürlü olması ve çalışmaması isteniyor.
Fethullah Gülen’in yazıp söyleyip yaptıklarına rağmen bu toplulukta kadın-erkek eşitliğinin avukatları olan insanların yetiştirildiğinin söylenebilmesi konuyu ele alırken insanı çaresiz bırakan kaygan veya daha doğrusu ikiyüzlü bir zeminde olduğumuzu ortaya çıkarıyor.
Gülen’in en sevdiği fıkralardan biri şöyledir:
“Küçük bir köyde iki kaynana, her gün dere kenarında kavga eder, derenin karşı tarafından birbirlerine küfreder ve taş atarlarmış. Bu içlerinden biri hastalanıncaya kadar devam etmiş. Hastalanan kadın, kendi yerine gelinini gönderip, karşı kıyıdaki kadının ettiği her küfür için iki katı küfretmesini öğütlemiş. Gelin de dere kenarına gidip öbür kadının karşısına geçmiş. Ama kadın ne kadar küfrederse küfretsin gelin ağzını açmıyor, tek bir kelime bile etmiyormuş. Karşıdan yanıt alamayınca iyice küplere binen kadın, öfkesinden çatlamış. Eve dönen gelin olanları kaynanasına anlatmış. Kadın, küfürleri karşılıksız bıraktığını öğrenince gelinine saldırmaya başlamış. Gelin yine karşılık vermeyince, o da sinirinden çatlamış.” (13)
Zaten Turam’ın aktardığı bilgiler bizlerin yıllardır gözlemlediği bir şeyi ortaya koyar. Gülen tarikatının önder üyeleri açık tartışma yapmazlar. Bu özelliğin yarattığı imkânlar sonsuzdur.
Feminist olmak başlı başına bir karşı duruş anlamına gelse de, bağımsız kadın hareketi her zaman çok açık bir şekilde karşı çıkılması gereken Gülen fikriyatıyla yeteri kadar uğraştı diyemeyiz. Bu uzun “Sızıntı yılları” boyunca Türkiye’nin politik gündemi değişik aşamalardan geçti. Sızıntı yoluna hep güçlenerek devam etti. Öyle ki düzene muhalif toplulukların bazı hegemonik kesimleri Sızıntı’yı ve onu var eden hareketi ya sadece içlerinden hor gördüler ya yok saydılar ya da açıkça hoş gördüler. Bugün bu organizasyonu köklü bir şekilde eleştir menin hapse girmeyi göze almak anlamına gelebildiği biliniyor. Her halükârda bir akıl temizliği işimiz var. İnşallah bu gecikmiş görevde taassuba karşı özgürlüğü, inanca karşı aklı, ev içi ve dışı ezilmeyi ilahi ve meşru gören geleneksel erkek egemen sisteme karşı değişimi, var olan sömürü düzenine karşı kendi geleceğini kurmayı tercih eden kadınlara çok rol düşecek. Umut edelim ki böylece yıllardır fasit bir daire içinde saf tutan “yüksek” akıllar da bir nebze özgürleşirler.
- Önceki yazı.
- (2) Eyüp Can, Fethullah Gülen Hocaefendi ile Ufuk Turu, A Yayıncılık, 1998.
- (3) Mesih Saraçoğlu, “Neslimiz”, Sızıntı dergisi, 1979.
- Caroll Stoner-Jo Anne Parke, Cult Question, The 1980 Year Book, Childecraft International Inc.
- Dr. Hasan Aydınlı, “Aileye En Büyük Tehdit Boşanma”, Sızıntı dergisi, Sayı 378, 2010.
- http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/olcu-veya-yoldaki-isiklar-4.html
- Eyüp Can, a.g.e., s. 65.
- https://umuthuzmeleri.wordpress.com/2010.09.24/kadini-meleklerden-dahaulvi-yapan
- Berna Turam, Türkiye’de İslam ve Devlet, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2011.
(10) Aydın Ayaydın, Vatan gazetesi, 15 Kasım 2010.
(11) Süveyda Karakaya’nın sunumu için: http://www.youtube.com/ watch?v=1x6c74QMbfs
(12) Berna Turam, a.g.e. s. 76
(13) Berna Turam, a.g.e., s. 65.



