feminizm

Güçlü kadını kim ister?

Handan Koç – Pazartesi Dergisi, Sayı 46, Ocak 1999

 

Kraliçe Elizabeth, dünyanın en eski ezilenleri olan kadınlar için, çeşitli sorular sorarak izleyeceğiniz bir film. Filmi beraber izlediğimiz kadın arkadaşımla sinema salonundan çıktığımızda heyecanlı bir haldeydik. Bunları, kafamıza takılanları paylaşmak ve fırsatınız varsa filmi izleyin demek için söylüyorum. Filmde bir kadın anlatılıyor.

Bu kadını filmin başında güneşin altında, yeşil kırlarda saçlarım neşeyle savurarak, gönlünü düşürdüğü belli, güzel bir erkekle dans ederken görüyoruz. Bu kadın, bu genç prenses, yine tatlı bir kır sahnesi içinde kraliçelik mührünü teslim alıyor ve “Bu, Tanrıların isteği,” diyor. Tanrıdan aldıktan yetkiyle insanlara hükmetme ayrıcalıklan olduğu düşünülen kraliyet soyundan olmak onu bütün hemcinslerinden ayırmaktadır. Bu kadın 8. Henry’nin din dışı addedilen bir birleşmeden olan kızıdır ve tahtın devamını sağlamak üzere elde olan tek ve son kişidir. Daha sonra onu, yerleri taş, taş, tavanları yüksek, bütün insanların küçük ve sanki güçsüz göründüğü, gün ışığından yoksun, geniş sütunlar, geçitler, koridorlar ve odalarla bölünmüş, bütünü hakkında fikir sahibi olunamaz gibi duran, sarayda “masumiyet”ini kaybederken, “kraliçe” olurken izliyoruz.

ERElizabeth(film)1558-1603 arasındaki yıllar boyunca İngiltere ve İrlanda’nın kraliçesi olan Elizabeth hakkında Hindistanlı yönetmen Shekar Kapur’un yönettiği filmin afişinde dört fotoğraf var. Bir kadın ve üç erkek. Her bir fotoğrafın altında bir sıfat var. Kadınınki kraliçe, erkeklerinki hain, katil ve âşık. Hain ve katil hırslı iki erkek. Biri İngiltere’nin bir önceki kral sebebiyle yükselen Protestan mezhebinin, diğeri Avrupa’da güçlü ve İngiltere’de, de gücünü kaybetmek istemeyen Katolik mezhebinin tarafında. Bu erkekler ve hikâye boyunca tanıştığımız dönemin yüksek yönetici din adamları için “iman”ları, şefkatin, şefaatin, çaresiz müminlerin bu veya öteki dünyaya yönelik dayanışmasınm aracı olmuyor. İnançları kolayca zulüm uygulanabilecek öteki mezhep sahibi “kâfir lerin karşısında bir arada durmalarını ve güç oluşturmalarını sağlıyor daha çok.

Bu iki erkekten biri kaybediyor ve kellesi gidiyor, diğeri ise ülkenin yöneticilerinden biri olarak yoluna devam ediyor. Üçüncü erkek yakışıklı ve tatlı dilli bir âşık. Elizabeth in gönlünü kraliçe olmadan önce verdiği, zor zamanlarında güç aldığı, ona “yüreğimde o ve ben tek kişiyiz,” diye şiir okuyan Lord Robert. Sarayın çetin ve kanlı koridorlarında çok şey görüyor ve öğreniyoruz genç Elizabeth ve onunla birlikte dolaşan biz seyirciler. Filmin sonlarına doğru Lord Bobert ona diyor ki, “Benim işim bitti,” “Neden?” diye soruyor kraliçe. Öteki, “Yeterince açık değil mi?” diyor. “Kraliçe tarafından sevilmek kolay değil. Her erkeğin ruhunu çürütür bu. Öldür beni.” Daha önceki sahnelerde Elizabeth’i önce yetki sahibi, erkek ve bir kısmı ona ve Protestanlığa karşı olan, din adamlarından oluşan bir meclisi yönlendirmeye çalışırken; sonra onu İspanya veya Fransa’yla ülkesinin bağımsızlığını zedeleyecek ilişkilere ve bu uğurda yapılacak diplomatik evliliklere sürüklemek isteyen kurt bir saray yöneticisini görevinden azlederken; başka bir bölümde saray ileri geleni bir oda dolusu erkeğe, “Artık bu sarayda bir tane kadın efendi olacak ve hiç erkek efendi olmayacak,” diye buyururken izlemiş olan bizler Lord Bobert’le bu konuşmanın geçtiği bölümde nefesimizi tutup âşıkların kaderi ne olacak, diye bekledik.

Artık Elizabeth genç prenses değil genç kraliçe olma yolundaydı. Oysa “âşık”m dediği gibi, her şey yeterince açık değil mi? Güçlü ve muktedir bir kadını kim ister? Bundan yararlanacak veya faydalanacak birçok insan olabilir. Ama bu yaklaşımı “aşk” içinde görmek mümkün mü? Bir erkek onu seven kadın kadar kuvvetli değilse bu aşkla ruhu çürümez mi? Peki niye çürür körolası erkek ruhu bu durumda ve küçülür? Güneş altında dolaysız ve neşeyle akıp gidebilen aşkın mürrüvetini görebilmek için insanlık mümkün olduğunca “eşitler”den oluşan bir topluluk olmalı sanki. Ama nasıl? Kırk yıl sürecek saltanatının henüz başındaki Elizabeth’in tiyatroculuk dahil yeteneklerini, aklını ve iradesini ülkesinin ve tahtın yararına kullanabilmek, “devam edebilmek” için geçirdiği değişim şart mıdır? Dört yüz elli yıl önceden gelen bu hikâye dünyanın en eski ezilenleri olan kadınlar için böyle sorular uyandırarak izlenebilecek bir film. Ben ve arkadaşım sinema salonunu kafamız kadınlar ve siyasi iktidar üzerine sorularla dolu, çok da iyi bilmediğimiz Büyük Britanya tarihine yönelik bir merakla ve içimiz yanarak terk ettik, içimizi yakan iyi bir sanat eserinden sızan o ince ışık altında filmin anlattıklarıydı.

Tekrar olacak ama size de tavsiye ediyoruz.

Handan Koç

Handan Koç

1961 Van doğumluyum. Siyasal Bilgiler okudum. Kırtasiyecilik yaparak geçiniyorum. Devrimci politikalar hep ilgimi çekti. 1984'ten en beri feminist yaşantım oldu.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu